31 Ocak 2011 Pazartesi

İnsanları tanımanın tecrübe edilmesi


Bilgi ve erdem susuzluğu çeken bir genç adam, dış görünüşten insanların karakterini çıkaran bir bilim dalı olan fizyonomi çalışmış. Altı yıl süren çalışmaları Mısır'da gerçekleşmiş ve bu durum kendi evinden uzakta birçok özveride bulunmasına neden olmuş. Fakat sonunda sınavlarını büyük bir başarıyla tamamlayarak, gurur ve mutlulukla ülkesine dönmüş. Yolda gördüğü herkese bilimsel gözle bakıyor ve bilgisini genişletmek için karşılaştığı herkesin yüz ifadesini okuyormuş. Bir gün yüzünde altı özelliğin birden izleri olan bir adama rastlamış. Bu özellikler şunlarmış: Hasetlik, kıskançlık, hırs, açgözlülük, cimrilik ve düşüncesizlik. "Allahım, ne kadar canavarca bir ifade! Böyle bir şeyi daha önce ne gördüm ne de duydum. Teorimi burada deneyebilirim," demiş genç adam. O böyle düşünürken, yabancı çok dostça, kibar ve alçak gönüllü tavırlarla kendisine yaklaşmış ve şöyle söylemiş: "Sevgili şeyh, çok geç oldu ve öbür kasaba çok uzakta. Benim kulübem küçük ve karanlık, ama sizi kollarımda oraya taşırım. Sizi bu akşam misafirim olarak görürsem, benim için büyük bir şeref olur ve varlığınız beni çok mutlu eder!"
Buna şaşıran yolcu kendi kendine düşünmüş, "Ne kadar şaşırtıcı! Bu yabancının sözleri ile korkunç yüz ifadesi arasında büyük fark var." Bunun farkına varmak kendisini iyice korkutmuş. Geçmiş altı yılda öğrendiklerinden şüphe etmeye başlamış ve bazı şeylerden emin olmak için yabancının davetini kabul etmiş. Adam, genç âlimi çay, kahve, meyva suları, pasta ve nargileyle şımartmış, kibarlık, ilgi ve iyiliğe boğmuş. Üç gün üç gece ev sahibi bizim yolcuyu orada tutmayı başarmış. Sonunda âlim ev sahibinin kibarlığına karşı gelebilmiş ve kesin olarak yolculuğuna devam etmeye karar vermiş. Ayrılma zamanı geldiğinde, ev sahibi bir zarf uzatmış ve şöyle söylemiş: "Efendim hesabınız. " Buna çok şaşıran âlim, "Ne hesabı?" diye sormuş. Kılıcın kınından çekilme hızıyla ev sahibi birden gerçek yüzünü göstermiş. Kaşlarını sert bir şekilde çatmış ve kızgın bir sesle bağırmış, "Bu ne yüzsüzlük! Yerken ne düşünüyordun? Bütün bunların bedava olduğunu mu?" Bu sözleri duyan âlim birden kendine gelmiş. Hiçbir şey söylemeden zarfı açmış, birde ne görsün, yediği ve yemediği her şey yüz misli fiyatla yazılmış. Kendinden istenen paranın yarısına bile sahip değilmiş. Zorunlu olarak atından inmiş ve onu ev sahibine vermiş. Daha sonra elbiselerini çıkarmış ve yola koyulmuş. Oradan uzaklaşırken, sevinçle kendinden geçmiş gibi her adımda hoplayıp zıplıyormuş. Uzaktan ise şöyle söylediği duyuluyormuş:"Tanrım şükürler olsun, Tanrım şükürler olsun, altı yıllık çalışmalarım boş değilmiş!"

Nossrat Peseschkian, Doğu Hikayeleriyle Psikoterapi, Beyaz Yayınları, 1998, s. 198-199

Hile-i şeriye


Bedevi kumda tembelce ve cüretle yatan devesine sopayla vururken, “Ayağa kalk, Badmazhab, ahlaksız yaratık,” diye bağırmış. “Allah adına emin ederim ki, sözlerimi bir daha dinlemezsen, seni pazarda bir tumana satacağım, değersiz yaratık,” demiş. Fakat aradan bir gün bile geçmeden bedevi tembel hayvanı tekrar dövmek zorunda kalmış. Adam bir kez yemin ettiği için sözünü yerine getirmesi gerekmiş. Kendisiyle, deveyle ve Allah ile tartışa tartışa hayvanı pazara satmaya getirmiş. Alelacele verdiği söze pişman olmuş. Bir deve için bir tuman çok azmış. Yüz tumana satacağıma yemin etmeliydim, diye düşünüyormuş. Fakat birden kendini kurtarmanın bir yolu aklına gelmiş. Evine koşmuş ve yaşlı, yarı kör kedisini almış. Kediyi deveye bağlamış ve pazarda bağırmış: “Muhteşem deve bir tumana. Ahali gel, al bunu. Bunun gibi bir fiyatı bir daha bulamazsınız. Bir tumana deve.” İlgilenen birisi çıktığında ise bedevi kurnazca şöyle söylemiş: “Devenin değeri bir tuman, fakat onu yalnızca bu kediyle birlikte satacağım ve kedi doksan dokuz tuman ediyor.” Bedevi akşama kadar yanındaki pahalı ekiyle birlikte deveyi övmüş. Etrafında kalabalık insan grubu toplanmış ve bedevi’nin kurnazlığına gülmüşler, ama kimse deveyi almak istememiş. Oakşam bedevi evine deve ve kedisiyle mutlu bir şekilde dönmüş. Kendi kendine şunları söylemiş: “Deveyi bir tumana satmaya yemin ettim. Sözümü tutmak için her şeyi yaptım, fakat insanlar fikrimi sevmedi. Yeminim gerçekleşmediği için asıl onları cezalandırmalı, Allahsız cimriler!”

Nossrat Peseschkian, Doğu Hikayeleriyle Psikoterapi, Beyaz Yayınları, 1998, s. 197-198

Cezanın kolayına kaçayım derken


Adam rüşvet suçundan hakimin önüne gelmiş. Her şey adamın suçluluğunu gösterdiği için hakime kararını açıklamaktan başka bir şey kalmamış. Adama ceza olarak, bir tanesini seçebileceği üç seçenek sunmuş. Suçlu ya yüz tuman ödemek, ya elli kere kırbaçlanmak ya da beş kilo soğan yemek durumundaymış. Adam, “Bu kesinlikle çok zor olmayacak,” diye düşünmüş ilk soğana sarıldığında. Fakat yarım kiloya yakın çiğ soğan yedikten sonra kalan soğanlara baktığında tiksinmiş. Gözleri sulanmış ve yanaklarından yaşlar akmaya başlamış. “Yüce mahkeme, beni soğanlardan kurtar. Elli kamçıyı tercih ederim,” diye yalvarmış. Aklınca kurnazlıkla parasını kurtarabileceğine inanıyormuş. Zaten az gözlülüğüyle ünlüymüş. Mübaşir hırsızın üstünü soymuş ve sıraya yerleştirmiş. Fakat mübaşirin güçlü görüntüsü ve kırbaç onu titretmiş, sırtına inen her kırbaçta daha fazla bağırmış ve onuncu vuruştan sonra feryat figan etmiş. “Bana acıyın beni bu kırbaçlardan kurtarın,” demiş. Hakim başını sallamış. Bu şekilde parasını korumak için kırbacı tercih eden ve sonunda üç cezayı da tadan adam yalvarmış: “Ne olur yüz tumanı ödememe izin verin.”

Nossrat Peseschkian, Doğu Hikayeleriyle Psikoterapi, Beyaz Yayınları, 1998, s. 152-153

Yanlış teşhise binaen ümidi kesmenin yanlışlığı

Bir adam çok ağır bir hastalıktan yatıyor ve ölümünün yakın olduğunu hissediyormuş. Korku içindeki karısı kasabanın doktorunu çağırmış. Doktor hastayı çok iyi muayene etmiş; yarım saatten fazla dinlemiş, nabzını ölçmüş, başını hastanın göğsüne dayamış, onu önce yüz üstü, daha sonra yan yatırmış, bacağını, bedenini kaldırmış, gözlerini açmış, ağzına bakmış ve çok emin bir şekilde kadına şöyle söylemiş: “Ne yazık ki haberler kötü! Kocan iki gündür ölü.” O an, hasta adam başını şaşkınlık içinde kaldırmış ve kaygılı bir şekilde mırıldanmış "Hayır canım, ben hala yaşıyorum.” Kadın hemen kocasının kafasına bir yumruk indirmiş ve öfkeli bir şekilde, “Kes sesini, doktor bir uzman, ondan daha iyi mi bileceksin?” demiş.”

Nossrat Peseschkian, Doğu Hikayeleriyle Psikoterapi, Beyaz Yayınları, 1998, s. 90

Üzüntüyü paylaşmak, Korkuların üstesinden gelebilmek

Kıpır kıpır olan ve belki yüz kere bir yanından öbür yanına dönen kocasına kadın şöyle söyler: “Haydi uyu, yarın Allah’ın yeni bir günü, sen böyle huzursuzken, ben de uyuyamıyorum.” Kocası cevap verir: “ Ah hanım, sende bende ki sorunlar olsaydı. Birkaç ay önce bir kağıt imzaladım ve yarın söz verdiğim paranın ödenmesi gerekiyor. Ben bir zavallıyım! Biliyorsun ki hiç param yok ve yine biliyorsun ki borçlu olduğum komşu, konu para olunca bir akrepten daha zehirli olabilir. Durum böyleyken nasıl uyuyayım? Ve bu arada hala dönüp durmaktadır. Karısının sakinleştirme ve uyumasına yardım etme çabalarının hiçbiri sonuç vermez. Kadın, “Yarına kadar bekle; yarın her şey farklı olabilir, belki para bulabiliriz,” diyerek onu yatıştırmaya çalışır. Adam ise, “Hiçbir şey fayda etmez, her şeyimi kaybettim,” diye inler. Sonunda karısının sabrı taşar. Dama çıkar ve komşuya seslenir: “Biliyorsun, kocamın sana yarın ödemesi gereken borcu var. Sana bilmediğin bir şeyi söylemek istiyorum. Kocam yarın borcunu ödeyemeyecek.” Kadın gelecek cevabı beklemeden yatak odasına koşar ve “Eğer ben uyuyamıyorsam, komşum da uyuyamamalı,” der. Kadın, kocası yorgan başına çekip kaygı içinde dişleri birbirine vururken, tam bir meydan okuma havasında yatağa girer. Bir süre sonra karı kocanın nefeslerinden başka bir şeyin duyulmadığı bir sessizlik hakim olur.

Nossrat Peseschkian, Doğu Hikayeleriyle Psikoterapi, Beyaz Yayınları, 1998, s. 82-83